Yavaş,
Yavaş yavaş
Toparlanıyordu kalabalık.
Ve bir çığlık!
Bir hıçkırık!
Kopamadı ta derinden...
22.01.2015
Paris
22 Ocak 2015 Perşembe
3 Ekim 2014 Cuma
Kedi Gözlü Oyun
“O gördüklerimiz de fosforlu olan o kedi gözleri bize yol gösterici… yani bizim bu sosyologlarımız…”
Necati Şaşmaz, 12
Haziran 2013
Çocuklar;
Girişi çocuklar diye yapayım ki, aramızda hiyerarşik bir
fark olsun, ben tepeden bakan biri olarak bazı sıkıntılarımı buyurgan bir
tarafla yazabileyim. Hatta öyle yapayım ki, ne kadar mantıksız olsa da, ben
sizden büyük olduğum için “İlerde benim ne demek istediğimi anlarsın” bakışıyla
sizi dediklerimi kabullenmeye zorlayayım. Öyle bir cinim ben.
Bazı elitist kaygılarım var efendim Türkiye ile ilgili.
Tezkere çıkmışken bu yazdığım tam olarak beni “Köy yanarken, hayat kadını (TDK:
Kolay elde edilen, düşük ahlaklı kadın) saçlarını tararmış” atasözümüzdeki “kolay
elde edilen kadın” yerine koyuyor. Varsın olsun, uzun zamandır düşünüyordum
yazmayı. Aradan çıksın.
Evet çocuklar. (Bunun nedenini biliyorsunuz) İki tane
kaygımdan bahsedeceğim bu yazımda. (Merhaba Fransız usulü yöntem bilimi kaygısı).
Sosyoloji mezunu olup tiyatro yapan “kolay elde edilen” biriyim. Bu karışık
durumda da saçlarımı tarıyorum. Ne diyordum? Evet, saçlarım!
Ne zaman bir olay olsa, toplumsal bir eylem, efendim çeşitli
siyasi kararlar alınsa mesela, bazı bazı sorunlar, bazı çözüm süreçleri
vesairelere dair, orada televizyona bazı amcalar, teyzeler çıkıyor (bazıları
Nagehan gibi abla) ve tartışıyorlar. Bu tartışmalarda istisnasız ama gerçekten
herhangi bir istisna yok “bu ülkenin sosyolojisi bozuk, sosyologların buna bi
el atması lazım” gibi ne idiğü belli olmayan bir cümle sarf ediliyor. Duyduğum
anda tüylerim diken diken oluyor ve söyleyenin ağzında vurasım geliyor,
mandalla tutturasım geliyor. O derece. Evladım! Hakikaten sayıylan mı
veriyorlar? Manyak mısınız? Sırf adı psikolojiye benziyor diye, aynı puan
türünden alıyorlar diye, senin oğlan ÖSS sınavında (anlatım bozukluğu 101) iki
bölümü alt alta yazdı diye aynı şey mi lan bunlar? “Bu ülkenin matematiği çok
bozuldu. Çarpım tablosu filan asılsın duvarlara” diyelim oldu olacak. Bak
çocuklar dediğim için de ağzımı bozamıyorum. Yazıyı bu saatten sonra
değiştirmeye de üşenirim. Ama çocuklar, benim ağzım bozuktur.
Sosyologlar el atsın diyor bir de utanmadan. Zaten her türlü
sorumluluğu almaktan ezcümle kaçınan insanlar topluluğuyuz, “bu işi de
sosyologlar çözsün amk (afedersiniz)”. Ayrıca, madem sosyologlar bu kadar iş
yapabiliyorlar, neden o bankada, öteki gsm operatöründe, beriki ilaç firmasında
çalışıyorlar lan? Sosyolog olan 3-5 kişi de araştırmalarına fon bulamıyorlar,
ne bileyim, çok afedersiniz sikindirik kağıt işleriyle uğraşıyorlar
üniversitelerde araştırma yapacakları yerde? HADDİNİ BİL! Ayrıca sosyoloji
bitirince hemen sosyolog olmuyor, onu da belirteyim. Mesela ben sosyoloji
mezunuyum, sosyolog değilim.
Evet, bu konuyu bu sinirle anlattıktan sonra gelelim diğer
konuya. Tiyatro. Yine ne zaman bazı olaylar olsa (bu olaylar siyasi olabilir,
spor aktivitesi olabilir), bazı amcalar bunu beğenmese hemen “Herkesin gözleri
önünde tiyatro oynandı, kimse ses çıkarmadı” denir. Al işte! Al bunu, vur
yukardaki sosyolog fetişistine. Lan oğlum, arkadaki, mal evladım, gelip gidiyorsun
iki gıdım bir şey öğren. Tiyatro zaten böyle bir prensibe dayalı. Tiyatro,
etimolojik olarak bakılan yer demektir. Demek ki, herkesin gözleri önünde
oynanır. E mi? Öte yandan, tiyatro bu mu lan? Gevşek! Ne kadar beğenmediğiniz şey varsa ya da
aklınızın ermediği şey varsa “tiyatro ya, bu millet bu oyunu bozar” boza boza
oyun oynayamaz oldunuz lan. Bozmayın azıcık şu oyunları! Tiyatro bu kadar basit
bir şey mi ya? Hobi mi lan bu? (Teşekkürler Doğa) İş ulan bu iş! Her önüne
gelen tiyatro yaparsa, sen bu oyunu bozarsan, tiyatrocu ne yapacak? Zevzekliğin
lüzumu yok.
Evet arkadaşlar (derse çocuklar diye başlayıp arkadaşlar
diye bitiren hoca iticiliği). Saçlarımı taradım, rahatladım. Yarın öbür gün
başka elitist sıkıntılarım olursa gene anlatırım.
İtişmeyin.
Arka taraf.
SoT
01:29
3 Ekim 14 - Paris
1 Haziran 2014 Pazar
1 sene sonra aynı yer (mi?) - Gezi Parkı
merhaba.
son olaylarla ilgili yazılanları okudum. sosyal medyayı takip ediyorum. geçen seneye dair videoları izleyip tüylerim diken diken olduğu gibi, bu seneki über şiddet görüntülerini görüp sinirden köpürdüğüm de oldu. mevzu bu değil ancak.
geçen seneyle bu senenin farkını sadece görüntülerden yazacak olursam, polis artık ne yapacağını daha iyi biliyor. yani geçen sene bir ara bu vakitler bazı polislerin röportajlarını okuyup empati yapıyorduk. diyorlardı ki, "emir o kadar genel oluyor ki" "kaç saattir ayaktayız" artık bu gibi argümanların olmadığını gördük. doğrudan vur emri alınmış. emir açık. ve günler gecelerce sürmediğinden artık o kadar da ayakta değiller.
bir diğer mevzu ise artık bizim ne yaptığımızı bilmememiz. geçen seneki gibi bir hareket elbette yok. belki cesaret kırılmasıyla açıklanabilir bir ölçüde. fakat daha ziyadesiyle oraya çıkan bizler artık hükümetin oyununa gelmiş, artık onların oyunu iyi oynadığı yere çekilmiş durumdayız.
geçen sene günlerce, istanbul'un göbeğinde bir komün kuruldu. yaratıldı, üretildi, yaşatıldı. her türlü şey yapıldı. hatta "artık bize ihtiyaç yok" deyip evlere bile dönüldü. her ne kadar üslup olarak ismi doğru bulmasam da `orantısız zeka kullanımı` diye bir kavram çıktı ortaya. işte bu kavramdı meydanlarda `duran adama karşı duran adam`ı çıkarttıran. bu işte binlerce, türkiye genelinde birkaç milyon insanın yapabildiği ve devletin, hükümetin ve kolluk güçlerinin bilmediği oyundu. o oyunu iyi oynadık. şimdi o oyunu oynamanın yollarına devam etmek lazım. eğer o oyunu oynatırsak, `taksim meydanında kitap okuyan polisler` gibi oksimoronlar görmeye devam ederiz ve gerçekten bir şeyler değişir.
hatırlayın; `ne yaparsanız yapın kararımızı verdik` demişti bir büyüğümüz. bakın şimdi ne var orada?
bilmiyorum hala devrim olacak hayaline inanan var mı şu dünyada. ben inanmıyorum. inanlara kesinlikle bir şey demiyorum. fakat birilerini devirip, birilerini al aşağı etmek sonrasında getireceğimiz şeyin niteliğini çok değiştirmiyor bence. polislere iki saat bile olsa kitap verdirecek kadar ne yapacağını bilemez hale getirmek daha doğru bir yöntem bence.
mesela, `her yer taksim her yer direniş` diyorduk. ama bugün, taksim bir iktidar fetişi haline getirildi. hani her yer taksim'di? mesela haydarpaşa işgal edilseydi gezi'nin yıl dönümünde, 25bin polis taksimde bekleseydi, o zaman şahane olurdu işte.
bu arada, iktidar sahiplerinin milis güçlerine karşı kendi milislerimizin olmasına kesinlikle bir lafım yok. çarşı sayesinde, deneyimli direnişçi abiler sayesinde barikat yapmayı, biber gazından etkilenmemeyi öğrendik. onların bulunması, karşı tarafın silahlarını etkisiz hale getirebilmek için olmazsa olmazlardan. fakat onların arkasında olmaktansa, onlar gibi savaşmaktansa, kendimiz gibi takılalım hep yaptığımız gibi. bir şekilde gezideki gibi, hep bir oluyoruz zaten.
özet olarak, bırakalım `her yer taksim her yer direniş` olsun. her gün başka bir değerimizi kaybediyoruz. ama tek bir fetiş nesnesine sarılmayalım. bugün şehirde bir sürü yaşam alanımız işgal ediliyor. haydarpaşa'mı? gidelim nöbete. 3. köprü mü? gidelim nöbete.
geçen sene bir abimin gezi forumları sırasında dediği bir şey vardı, bu akımı politikaya nasıl dönüştürürüz diye. biz partiye katılmaya gelmedik ki, parti yapmaya geldik. eğlenmeye geldik. bırakın politikacılar onu düşünsün. o bizim işimiz değil.
hepinizi seviyorum.
son olaylarla ilgili yazılanları okudum. sosyal medyayı takip ediyorum. geçen seneye dair videoları izleyip tüylerim diken diken olduğu gibi, bu seneki über şiddet görüntülerini görüp sinirden köpürdüğüm de oldu. mevzu bu değil ancak.
geçen seneyle bu senenin farkını sadece görüntülerden yazacak olursam, polis artık ne yapacağını daha iyi biliyor. yani geçen sene bir ara bu vakitler bazı polislerin röportajlarını okuyup empati yapıyorduk. diyorlardı ki, "emir o kadar genel oluyor ki" "kaç saattir ayaktayız" artık bu gibi argümanların olmadığını gördük. doğrudan vur emri alınmış. emir açık. ve günler gecelerce sürmediğinden artık o kadar da ayakta değiller.
bir diğer mevzu ise artık bizim ne yaptığımızı bilmememiz. geçen seneki gibi bir hareket elbette yok. belki cesaret kırılmasıyla açıklanabilir bir ölçüde. fakat daha ziyadesiyle oraya çıkan bizler artık hükümetin oyununa gelmiş, artık onların oyunu iyi oynadığı yere çekilmiş durumdayız.
geçen sene günlerce, istanbul'un göbeğinde bir komün kuruldu. yaratıldı, üretildi, yaşatıldı. her türlü şey yapıldı. hatta "artık bize ihtiyaç yok" deyip evlere bile dönüldü. her ne kadar üslup olarak ismi doğru bulmasam da `orantısız zeka kullanımı` diye bir kavram çıktı ortaya. işte bu kavramdı meydanlarda `duran adama karşı duran adam`ı çıkarttıran. bu işte binlerce, türkiye genelinde birkaç milyon insanın yapabildiği ve devletin, hükümetin ve kolluk güçlerinin bilmediği oyundu. o oyunu iyi oynadık. şimdi o oyunu oynamanın yollarına devam etmek lazım. eğer o oyunu oynatırsak, `taksim meydanında kitap okuyan polisler` gibi oksimoronlar görmeye devam ederiz ve gerçekten bir şeyler değişir.
hatırlayın; `ne yaparsanız yapın kararımızı verdik` demişti bir büyüğümüz. bakın şimdi ne var orada?
bilmiyorum hala devrim olacak hayaline inanan var mı şu dünyada. ben inanmıyorum. inanlara kesinlikle bir şey demiyorum. fakat birilerini devirip, birilerini al aşağı etmek sonrasında getireceğimiz şeyin niteliğini çok değiştirmiyor bence. polislere iki saat bile olsa kitap verdirecek kadar ne yapacağını bilemez hale getirmek daha doğru bir yöntem bence.
mesela, `her yer taksim her yer direniş` diyorduk. ama bugün, taksim bir iktidar fetişi haline getirildi. hani her yer taksim'di? mesela haydarpaşa işgal edilseydi gezi'nin yıl dönümünde, 25bin polis taksimde bekleseydi, o zaman şahane olurdu işte.
bu arada, iktidar sahiplerinin milis güçlerine karşı kendi milislerimizin olmasına kesinlikle bir lafım yok. çarşı sayesinde, deneyimli direnişçi abiler sayesinde barikat yapmayı, biber gazından etkilenmemeyi öğrendik. onların bulunması, karşı tarafın silahlarını etkisiz hale getirebilmek için olmazsa olmazlardan. fakat onların arkasında olmaktansa, onlar gibi savaşmaktansa, kendimiz gibi takılalım hep yaptığımız gibi. bir şekilde gezideki gibi, hep bir oluyoruz zaten.
özet olarak, bırakalım `her yer taksim her yer direniş` olsun. her gün başka bir değerimizi kaybediyoruz. ama tek bir fetiş nesnesine sarılmayalım. bugün şehirde bir sürü yaşam alanımız işgal ediliyor. haydarpaşa'mı? gidelim nöbete. 3. köprü mü? gidelim nöbete.
geçen sene bir abimin gezi forumları sırasında dediği bir şey vardı, bu akımı politikaya nasıl dönüştürürüz diye. biz partiye katılmaya gelmedik ki, parti yapmaya geldik. eğlenmeye geldik. bırakın politikacılar onu düşünsün. o bizim işimiz değil.
hepinizi seviyorum.
20 Nisan 2014 Pazar
Tramvay Bekleyenler Derneği
Tramvay bekliyorum. İki insan var karşımda. Tam olarak ne
konuştuklarını bilmiyorum. Bana göre solda olan adam ellilerinde, hafif kamburu
çıkmış, alnından dökülen saçlarıyla oldukça kel birisi. Gören kel demez de, kel
adama bak dersen ona bakarlar mesela. Elinde iki adet naylon torba var, değerli
madde naylon torba. Kim bilir hangi mamutun ya da dinozorun kemiklerini taşıyor
elinde. Tarihe dokunduğunun farkında bile olmadan ki olsa dahi herhangi bir
market poşetine dönüşmüş tarihe artık ne kadar tarih diyebiliriz, azı dişinden
gelen çürüğün kokusunu bana göre sağda duranın yüzüne, kahkahasıyla savurdu.
Bana göre sağdaki adam soldakine göre daha genç duruyordu. Gerçi soldaki daha
erken çökmüş de olabilirdi. Sağdakini genç gösteren kafasına taktığı eskimiş kepinden
ziyade bacaklarının arasına sıkıştırdığı gitarıydı. Bir insan belli bir yaşın
üstündeyse (bu yaşı belirleyen bir enstitü bilmiyorum. Herhangi bir yaşı
belirleyen enstitüler de bilmiyorum. Benim bildiğim belli yaşlar 18 filan gibi
beynelmilel yaşlar) ve enstrüman çalıyorsa, hangi enstrüman çaldığı fark
etmeksizin etrafındakilerinin saygısını kazanıyor. Herkes bir enstrüman çalmaya
bir şekilde başlar. Herkesin evinde bir gitar mutlaka vardır. Ama bunu yıllar
yılı devam ettirebilmek başlı başına ayrı bir olay.
Sağdaki gitarlı adam, kıç cebinden paket içinde tütün
çıkardı. Müthiş bir el çabukluğuyla bir tütün sardı. Ayakkabılarıma gözüm
takıldı, sağdaki adam sardığı sigarayı soldakine verip yenisini sararken. Ben
sırf ayakkabımı bağlama ve/veya çözme işini sağdakinin sigarayı sarma
becerisinin yarısı kadar yapamadığımdan, bağlarını çözmeden giyer çıkarırım. Bu
yüzden zaten ayakkabılarımın arkası hep erkenden gider. Ben bir de topuklarıma
basarak yürürüm. O yüzden ilk topukları aşınıyor ayakkabının. Artık eskisi gibi
de iyi ayakkabı yapmıyorlar zaten. 1 sene içerisinde bir ayakkabıyı çöpe atacak
hale geliyorsun. Dedeme bakacak olursak biz malımıza değer vermiyoruz. Solcu
amcama bakacak olursak kapitalizmin oyunu, bana kalırsa iki çift ayakkabın
olursa daha uzun giyersin aslında.
Tramvay bir türlü gelmiyor. Sigarayı yakmaları beni
heveslendirmedi değil. Zira ben ne zaman sigara yaksam tramvay ve/veya otobüs
ve dahi metro geliverirdi. Şimdi onlar yaktılar, hem de iki kişi, şıp diye
gelirdi. Soldaki adamın burun delikleri genişçe olduğundan, duman burnundan termik
santral bacasından çıkarmışcasına bir ve kardeşçesine çıkıyor. Soldakinin de
yeteneği bu idi. Bunun farkında olduğundan, sigarasından her bir fırt aldığında
burnundan vererek sohbetine devam ediyor. O hafif kambur ve dumanlı burun,
adeta bir şaman büyücüsü gibi atmosfere sahip oluyordu anında. Ve o şaman öyle
inanarak çekiyor ki o büyülü nefeslerini, yak ulan bir tane daha deyip tribün
oluşturasım geldi. Ben mi yaksam? Yakarsam gelir ama. Onlar yaktılar, tramvay
onlara gelsin. Onlara gelsin ben sebepleneyim.
Soldaki adam torbasından bir kutu gibi bir şey çıkardı.
Gittikçe enteresan oluyor bu Şaman Efendi. Şaman efendim, ayrılık ölümden
beter, durunuz etmeyiniz dedimse de, kutuyu kocaman ve gevrek bir gülümsemeyle
sağdakine gösterdi. Eski bir teknolojik alet. Diafona benziyor ama hoparlör
bile olabilir. Hurdacılıkla uğraşıyor olsaydım bilirdim de bir sigara mı yaksak
acaba?
Sağdakinin gitarı kılıfına koyma eylemi; oldukça büyük bir
alanı işgal eden bir eylem. Sırtında asılı gitar kılıfının askısını sağ eliyle
kavrayarak, solundan sağına doğru, vücuduna yakın, ufak bir kavis çizerken sol
eliyle sapının tarafını tuttu önce. Sol elini sabitleyip, sağ eliyle fermuarını
açtı şimdi de bu bez kılıfın. O arada sol eliyle hala kılıfı tutarken, sağ
eliyle bacaklarının arasındaki gitarın sapından tutarak, adeta bir yılanı
boğarcasına, kılıfı gitara sardı. Çabuk bir hareketle de fermuarını cıuuvvvvrrt
şeklinde kapattı. İşte bu eylem, tramvay bekleyenlerde (benden başka kimse
beklemiyordu) gözle görülür bir hareket yarattı. Adeta üyesi bulunduğum Tramvay
Bekleyenler Derneği, bekledikleri beklemeyle ilgili bir yazı olduğunda referans
verilmezse olmaz olan Godot’nun teşrifiyle sene sonu çayının hangi parkta
yapılması gerektiğini tartışmaya başlamışlardı ki, hop nereye yahu? Adamlar
tramvay beklemek şöyle dursun, iki sigara sarımlığı ve bir gitar koyumluğu
zaman kadar orada beklemeye gelmişlerdi. Zira oranın müdavimiydiler. Ve her
gün, öğleden sonra saat 3 gibi iki sigara sarımlığı ve bir gitar koyumluğu
zaman beklermiş. Ben de daha sonradan öğrenecektim bu ayrıntıyı.
Bir sigara yakayım bari. Cebimden yarısını içip söndürdüğüm
sigarayı çıkardım. Yaktım. Yakar yakmaz tramvay uzakta gözüktü. Yarım sigarayı
söndürdüm, sadece Tramvay Bekleyenler Derneği’nin tecrübeli üyelerinin
bilebileceği yarım sigarayı, bir sonraki bekleyiş için pakete koydum. Burnumdan
nefesi vermeye çalıştım fakat, şaman efendim, olmadı ya.
10 Nisan 2014 Perşembe
La Maison de La Magie
La Maison de La Magie is in Blois which is a city & the capital of Loir-et-Cher department in central France, situated on the banks of the lower river Loire between Orléans and Tours*. I can say that, this city is medieval city which is surrounded by a river and city walls.
Chateau de Blois
According to wikipedia; Chateau de Blois** is the residence of several French kings, it is also the place where Joan of Arc went in 1429 to be blessed by the Archbishop of Reims before departing with her army to drive the English from Orléans. La Masion de la Magie is the neighbour of this castle.
La Maison de La Magie is an ancient bourgeois house from 1856, in front of the castle. This house is inaugurated as museum in 1st June, 1998. Also, this museum is the only museum where magician equipements and a live show are exhibited in Europe***
After all those informations that you can easily google; I can start to tell my experience about La Maison de La Magie. Honestly, before visiting this place, I had no idea about it. Anyway, it was easy to find it. From the highway, you can see the signs of La Maison de La Magie. It is impossible not to find it. When I see the house, I was relaxed and.... OH NO!!! WHAT ARE THOSE THINGS!
Dragons
I saw the dragons -yes, dragons- on the windows of the house. At first sight, it was scary, I should admit it. After seeing my little friends' "normal reaction", as a 26-year-old boy, I realised that was not real. Every hour, these dragons making their shows to their audience.
In front of the house, you can see a statue. Guess who? Ofcourse,it is Robert Houdin. On this statue, it writes that "On prestidigitation, there is before and after of Robert Houdin"
The Statue of Robert Houdin and a bit of my finger (at down-right corner of picture).
Firstly, Robert Houdin was just an "everything man". He was scientist first of all. He had lots of scientific works on horography and optics. His prestidigitation fame comes from on these scientific works on optics. We will talk about it later. Let's get in to "La Maison".
Me and dragons
Entrance of the house
I bought my ticket for the house. You can also buy the tickets for a light show in the castle at night, but, I didn't. Because, I couldn't find a place to sleep in Blois. Anyway, I you visit, you can buy. =)
I was there aroun 11 o'clock in the morning and I was lucky because the first live performance at th 11:15. Then I took my place in the "Grande Salle" with my friends who were from 6 to 15 years old.
Ticket and flyer
It was forbidden to take any pictures or videos, so you have to have confidence on me =) . This show's name is "Les Folies Meliès"; put on scene by François Normag and Patrice Vrain Perrault. As you know; Meliès is the one of the greatest artists in cinema and prestidigitation. He was a real illusionist at his time (1895-1938). Even if he shot over than 500 movies, we can find only around a hundred of them. And also, today's art of cinema is still using of his technics that he invented at very early ages of cinema. So, as we can understand by the show's name, it is a tribute to Meliès. There were two people on the stage, one is a man who disguised as Meliès, the other is a woman who represents today's generation.
The show was started by a classic, "Le voyage dans la lune" and then, it was a slide-show which was continued to today by mentioning all the classics like "Good, Bad and Ugly", "Disney Comics", "Star Wars" etc. Then the woman was bored because of "old fashion things" and she played a loud disco music with a stereo. It was the first "magic" when Meliès made the streo disappear. Of course, when the "magician" came up to scene, they showed us some hat tricks, such taking out sticks from hat. But it was the first "magic" which attracted us. Briefly, I should admit that, this show was a bit light for todays generation, because, they can reach everything. They have lots of illusional things on their hands. That show couldn't surprise anyone unfortunately. However, it was really good to see what Meliès do at the early-cinema-era.
After the show whose duration around 40 minutes, I've started to visit the museum from the -1th floor. At that floor, the decoration was set up to tribute Meliès.
Ghost Appearing
In this section, I also was that some make up technics in cinema.
Basically cinema is a flow of 24 frames of picture. If you can see that picture with the right rythme, you can realise the mouvements on the picture. So, of course, in this cinema section, there you can find the firs movie players.
They were real illusions for the era.The invention of first cinematographes, first movie generators and players was the "Rennaissance" of illusion. The illusion becomes more than juggling.
On the ground floor, there are lots of optic illusion tools. I will show some of them.
You can see me as a prisoner in the castle chessman. There was a little gap which was covered a little glass. When I looked into, I saw myself as a prisoner
This is really hard to explain. This little passage was covered with mirrors and you feel like on the air or on tmiddle of a cliff.
As a classic: funny mirrors
In this section, there are also some perpective tricks on pictures.
On the last three photos, you can see three different perspectives of a wall. From every perspective, you can see different picture.
On the last two pictures, you should solve mind-trick puzzles. On first pictures, there are two different animals, on the last there are two different visages.
The real museum part starts with Houdin's office and flat. In this flat you can see the tools of Houdin. Such as, magical sticks, his show hat and gloves, old tickets, notebooks etc.
For me, the most impressing thing was about this section, it was his inventions. As I pointed out earlier; Houdin was a scientist. He worked on lots of things, especially on optic and on horography. With his optical inventions, he tried to heal cataract problem.
As a magician, Houdin was also "horloger". For me, the concept of time is very special. I believe that everyone has a mainspring wounded up in themselves. Everyone lives their lives as single seconds. We can not live hours or years. We can only live in actual second. For me, the illusion is a second which is long lasting. Houdin invented some magical clocks. All the dimensions are tranparents, but, you can see the time pasts. It excites me.
Magical Clock****
In the last flat of La Maison de La Magie, there is a room which is called; Hallucinoscope. This section is invented by Gérard Majax. Basicly; you have a mirror-glass on your nose and it reflects the objects which are hanged up. So, it makes you feel that all these objects are on the floor. I was trying to make a video but it is not really clear. However, it can give you opinion.
This is the mirror glasses that you should keep on your nose. It doesn't cover your eyes.It is like blinkers. It doesn't allow you to see the floor. So, you can be "hallusinated"
Hallucinoscope*****
It was the best experience in this house for me. Even if I could understand easily how it works, I was really hallusinated. On every obscatle, I hesitated to step forward. It was really impressive.
To summarise up my visit in La Maison de La Magie, I can say that, it was a bit light. With the other words, I can say that it wasn't such impressive that I expected. However, on a poster that I saw at the end, really inspired me. There were some words of Houdin; "Then, I entered the scene. I was with spectator-friends. To extend these emotions, I close my eyes and mentally transport myself to top of my theater. But why, this fiction, I would not do a reality? I could not, every night, guided by faithful memories, continue in another form the course of my representations of the past?". These words really hit me. On the stage, we, actors, lie. And the spectators come to believe us. Same in an magician's show. Everyone knows, the magician cannot cut off a person, or he/she cannot fly. However, they really would like to believe our lies. Spectators and actors are really close friends because of this effect of illusion. They keep a common secret. Even if it is a fiction, everything on the scene is real. You feel an extended emotions from your past to your future. Whatever you see on the stage, Romeo & Julliet or a magician, they make you share same secret; the illusion of playing.
Thanks to Houdin; I will always remember the illusion of playing on the stage, as a kid does. You should know it is a show, but you have to believe its reality. Then, share with your friends, I mean, with your spectators.
*http://en.wikipedia.org/wiki/Blois
**http://en.wikipedia.org/wiki/Ch%C3%A2teau_de_Blois
***http://www.maisondelamagie.fr/1059-presentation.htm
****You can check more clocks on http://horlocentrale.com/?p=4660
***** To see a cleaner version on youtube : https://www.youtube.com/watch?v=DlNHFMAlxzY&noredirect=1
You can support on me http://www.indiegogo.com/projects/oytun-at-lecoq/x/6395262
Etiketler:
Art of Magic,
Blois,
Hallucinoscope,
Horloge,
Illusion,
La Maison de La Magie,
Magician,
Robert Houdin
12 Mart 2014 Çarşamba
Berkin Elvan
2024 yılının
kavurucu martı. Otobüsten indi delikanlı. İner inmez etrafına bakındı. Saatini
kontrol etti. Mesajlarına baktı. Parkın girişindeki çiçekçiden bir demet
karanfilin fiyatını sordu,ağır ağır, karanfili çok severdi sevgilisi. Gerçekten
sevgilisi miydi o kıvırcık saçlı kız? O kadar peşinden koşturtmasına ne gerek
vardı ki? Parası çıkışmadı, helallik istedi çicekçi teyzeden, o kadar yavaş
istedi ki, demetten tek karanfil çekip çiçekçi teyzeye vermesi daha çabuk oldu.
Ayağını sürüye sürüye parka girdi. Bir banka ilişti. Bir sigara yaktı. Derin
bir nefes aldı. Kafatasının içi yanmıştı. Yasaktı içmesi. Olsun. Yasak olsun.
Ben onun için her şeyi yaparım. İstesin, ölmem bile.
Uzaktan göründü
kıvırcık saçlarıyla esmer güzel. Yüzü sıcaktan mı kızarmıştı, yoksa allık mı
sürmüştü ilk buluşmaları için, karar veremedi delikanlı ama yüzündeki
kızarıklık kafatasının içini bir kez daha yakmıştı. Bu sefer bir uğultu
gibiydi. Sigara gibi yakmadı. Yaktı ama böyle, güzel.
Karanfilleri
verdi. Gözleriyle teşekkür etti kız. Banka yanına oturdu çocuğun. Ne deseler
yalandı. El ele tutuştular. İkisi de karşıya bakıyordu sadece. Birden
birbirlerine döndüler. Heyecandan ikisinin de göz bebekleri büyümüştü. Oğlan
biraz sokuldu, kız biraz yaklaştı. Koltuğuğun altına girdi çocuğun. O kadar
yoğun bir nefes trafiği ki, kim ne zaman alırken neyi vermemiz gerekiyordu
bilinemiyordu. Bu bilinememezlik içinde çocuk;
‘Saçların ne
güzel’ dedi usulca.
‘Teşekkür ederim.’
‘Sevebilir miyim,
saçlarını?’ saçların nezdinde seni demek istedi. Diyemedi. Kız sadece
gülümsedi. Ne yapsın bilemedi
çocuk. ‘Yürüyelim mi?’ dedi neden dediğini bilmeden. Biraz yürüdüler, yer yer
kelleşmiş çimenlerde ve solmuş çiçeklere basmadan. Sıcak gittikçe artıyordu.
Aslında kimsenin yürümeye niyeti yoktu.
Kız yoruldum
deyip bir ağacın gölgesine oturunca, yüreğindeki kelebekler o kadar
hareketlendi ki, derhal ne yapacağını bilemez bir halde kızın bacaklarına içi
sızım sızım sızlayan başını koydu.
‘N’oldu burana?’
dedi kız kafasını severken oğlanın.
Bu sefer
gülümseme sırası çocuktaydı. ‘Ben, her işi yavaş yapıyorum. Bir gün ekmek
almaya diye çıktım evden 342 gün sonra eve döndüm. Ekmek de alamamıştım’
----------------------------
Bir hayalde
yaşama ihtimalimiz vardı, şansımıza da bizim bu kabuslar çıktı. Bu kabuslardan
uyanamadık. O, ‘Bu kabusa uyanacağıma, kendi hayalime uyurum’ dedi belki de ve
uyanmadı. Bir ocağa düştü ateş, bin ocağı dağladı.
Nefes alacak yerim kalmadı. Verecek beş kuruş da nefesim yok.
Güle güle.
23:58, 11 Mart 2014
Lyon
8 Mart 2014 Cumartesi
Bir ekmek, bir su, birkaç da karar belki de iki yumurta
Bir bardak su
koymaya diye kalkmıştı yatağından. Yatağı hafif ıslak. Olur öyle arada. Apış
arası ter. Ama yine de uykumda işeyip işemediğini kontrol etti. Yorganı apış
arasına alıp uyuduğundan bazı geceler çok terliyordu. Fakat o bazı geceleri
hala bilememişti, tam olarak neden bu kadar terlerdi ki bir apış arası.
Kilodunu çıkardı. Tuvalete kadar çıplak yürüdü. Ellerini kullanmadan ayakta
işemenin tadını çıkarıyordu. Hatta son damla damlasın diye pipisinin ucundan
biraz kendi bedenini salladı. Bu işlemden gereksiz bir haz almıştı. Ufak
hesapların peşindeydi sürekli. Mesela bir ufak hesabı yanlış yapmıştı. Bunu hep
karıştırıyordu ne yazık ki! Tuvalete gitmeden önce mi su içmeliydi sonra mı su
içmeliydi? Bu sorunsalla geceleri ne yazık ki çoğu zaman zehir oluyor, aslında
o kadar zehir olmuyor da, bir kez daha ayağa kalkmak zorunda kalıyor. Suyu
içti. Çişim mi var diye dursa bile yeni işemiş olduğunun bilincindeydi.
Yatak serinlesin
diye camı açtı. Camı değil de pencereyi açması gerektiğinin bilincinde o kadar
değildi işte. Serinlik apış arasına değip geçti. Üşür gibi oldu. Tam üşümedi
ama. O yüzden kapamadı. Anlamsız yerlere baktı. Sokak lambasının bağlantı
yerlerine, içine sokak kedileri için mama konmuş yoğurt kabına ve onun az
ilerisinde ‘sıçarım yemeğenize’ der gibi yapılmış iki yan apartmandaki yaşlı
çiftin bir o kadar yaşlı köpeğin kakasına ve daha birçok bunu gibi sokak
dekoruna baktı. Bazı kararlar vardı alınması gereken. Sabah bir de ekmek ve
yumurta alması gerekiyordu. Sabah ekmeği almaya çıkarken almaya bıraktı
kararlarını. Gece gece açık kararcı bulamazdı ya da bir karargah. Pencereyi
kapamak istemesine rağmen inatla camı kapadı. Yatağına yattı. Yatak serinlemişti.
Apış arasına sıkıştırdı yorganı. Yine çişi geldi. Suyu şimdi içmesi
gerektiğinin haklı gururunu yaşadı bir süre.
‘Sabah ekmekleri ve kararları almazdan önce çişimi yaparım, hafifçe alırım ne alınacaksa’ dermişçesine yatağında döndü.
00:35, 8 Mart 2014
İstanbul
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



























