12 Mart 2014 Çarşamba

Berkin Elvan


2024 yılının kavurucu martı. Otobüsten indi delikanlı. İner inmez etrafına bakındı. Saatini kontrol etti. Mesajlarına baktı. Parkın girişindeki çiçekçiden bir demet karanfilin fiyatını sordu,ağır ağır, karanfili çok severdi sevgilisi. Gerçekten sevgilisi miydi o kıvırcık saçlı kız? O kadar peşinden koşturtmasına ne gerek vardı ki? Parası çıkışmadı, helallik istedi çicekçi teyzeden, o kadar yavaş istedi ki, demetten tek karanfil çekip çiçekçi teyzeye vermesi daha çabuk oldu. Ayağını sürüye sürüye parka girdi. Bir banka ilişti. Bir sigara yaktı. Derin bir nefes aldı. Kafatasının içi yanmıştı. Yasaktı içmesi. Olsun. Yasak olsun. Ben onun için her şeyi yaparım. İstesin, ölmem bile.

Uzaktan göründü kıvırcık saçlarıyla esmer güzel. Yüzü sıcaktan mı kızarmıştı, yoksa allık mı sürmüştü ilk buluşmaları için, karar veremedi delikanlı ama yüzündeki kızarıklık kafatasının içini bir kez daha yakmıştı. Bu sefer bir uğultu gibiydi. Sigara gibi yakmadı. Yaktı ama böyle, güzel.

Karanfilleri verdi. Gözleriyle teşekkür etti kız. Banka yanına oturdu çocuğun. Ne deseler yalandı. El ele tutuştular. İkisi de karşıya bakıyordu sadece. Birden birbirlerine döndüler. Heyecandan ikisinin de göz bebekleri büyümüştü. Oğlan biraz sokuldu, kız biraz yaklaştı. Koltuğuğun altına girdi çocuğun. O kadar yoğun bir nefes trafiği ki, kim ne zaman alırken neyi vermemiz gerekiyordu bilinemiyordu. Bu bilinememezlik içinde çocuk;

‘Saçların ne güzel’ dedi usulca.
‘Teşekkür ederim.’
‘Sevebilir miyim, saçlarını?’ saçların nezdinde seni demek istedi. Diyemedi. Kız sadece gülümsedi.  Ne yapsın bilemedi çocuk. ‘Yürüyelim mi?’ dedi neden dediğini bilmeden. Biraz yürüdüler, yer yer kelleşmiş çimenlerde ve solmuş çiçeklere basmadan. Sıcak gittikçe artıyordu. Aslında kimsenin yürümeye niyeti yoktu.

Kız yoruldum deyip bir ağacın gölgesine oturunca, yüreğindeki kelebekler o kadar hareketlendi ki, derhal ne yapacağını bilemez bir halde kızın bacaklarına içi sızım sızım sızlayan başını koydu.
‘N’oldu burana?’ dedi kız kafasını severken oğlanın.

Bu sefer gülümseme sırası çocuktaydı. ‘Ben, her işi yavaş yapıyorum. Bir gün ekmek almaya diye çıktım evden 342 gün sonra eve döndüm. Ekmek de alamamıştım’

----------------------------


Bir hayalde yaşama ihtimalimiz vardı, şansımıza da bizim bu kabuslar çıktı. Bu kabuslardan uyanamadık. O, ‘Bu kabusa uyanacağıma, kendi hayalime uyurum’ dedi belki de ve uyanmadı. Bir ocağa düştü ateş, bin ocağı dağladı. 

Nefes alacak yerim kalmadı. Verecek beş kuruş da nefesim yok. 

Güle güle.

23:58, 11 Mart 2014
Lyon

8 Mart 2014 Cumartesi

Bir ekmek, bir su, birkaç da karar belki de iki yumurta

Bir bardak su koymaya diye kalkmıştı yatağından. Yatağı hafif ıslak. Olur öyle arada. Apış arası ter. Ama yine de uykumda işeyip işemediğini kontrol etti. Yorganı apış arasına alıp uyuduğundan bazı geceler çok terliyordu. Fakat o bazı geceleri hala bilememişti, tam olarak neden bu kadar terlerdi ki bir apış arası. Kilodunu çıkardı. Tuvalete kadar çıplak yürüdü. Ellerini kullanmadan ayakta işemenin tadını çıkarıyordu. Hatta son damla damlasın diye pipisinin ucundan biraz kendi bedenini salladı. Bu işlemden gereksiz bir haz almıştı. Ufak hesapların peşindeydi sürekli. Mesela bir ufak hesabı yanlış yapmıştı. Bunu hep karıştırıyordu ne yazık ki! Tuvalete gitmeden önce mi su içmeliydi sonra mı su içmeliydi? Bu sorunsalla geceleri ne yazık ki çoğu zaman zehir oluyor, aslında o kadar zehir olmuyor da, bir kez daha ayağa kalkmak zorunda kalıyor. Suyu içti. Çişim mi var diye dursa bile yeni işemiş olduğunun bilincindeydi.

Yatak serinlesin diye camı açtı. Camı değil de pencereyi açması gerektiğinin bilincinde o kadar değildi işte. Serinlik apış arasına değip geçti. Üşür gibi oldu. Tam üşümedi ama. O yüzden kapamadı. Anlamsız yerlere baktı. Sokak lambasının bağlantı yerlerine, içine sokak kedileri için mama konmuş yoğurt kabına ve onun az ilerisinde ‘sıçarım yemeğenize’ der gibi yapılmış iki yan apartmandaki yaşlı çiftin bir o kadar yaşlı köpeğin kakasına ve daha birçok bunu gibi sokak dekoruna baktı. Bazı kararlar vardı alınması gereken. Sabah bir de ekmek ve yumurta alması gerekiyordu. Sabah ekmeği almaya çıkarken almaya bıraktı kararlarını. Gece gece açık kararcı bulamazdı ya da bir karargah. Pencereyi kapamak istemesine rağmen inatla camı kapadı. Yatağına yattı. Yatak serinlemişti. Apış arasına sıkıştırdı yorganı. Yine çişi geldi. Suyu şimdi içmesi gerektiğinin haklı gururunu yaşadı bir süre.

‘Sabah ekmekleri ve kararları almazdan önce çişimi yaparım, hafifçe alırım ne alınacaksa’ dermişçesine yatağında döndü.

00:35, 8 Mart 2014
İstanbul

3 Mart 2014 Pazartesi

Zeynep'e

Bazı zamanlar, bazen düşündüğün gibi gider de, aslında ben böyle düşünmemiştim dersin.

Abim aradı. Sesinde heyecan var çokça, derinden sezilen bilinmezliğin getirdiği inceci bir korku. Çok da değil ama. Kokusu var. Ben hala sağdan soldan durum güncellemesi almaya çalışmaktayım yazlıkta. Biber gazı atılmış mı filan. Üzerimde hala kokusu var. Çok hassas zamanlar. ‘Naber amca?’ diyor, kalp ritmini hızlandıran. Sanırsın nefes almadan 1 litre kola içmişsin. Öldürülen insanlarla aynı zamanda geliyor haberi. Sevinmek istiyorum. Ama ‘ayıp olur’ var ya! Ondan işte hep. Ayıp oluyor gelenlere de göçenlere de. Ben yine de seviniyorum. Hem de çok.

Hücrelerini sayıyorlar. ‘Kaç hücreyi üst üste koyunca bir insan olur doktor amca?’ gibi sorular geçiyor aklımdan. Gerçekten kaç tane hücreyi üst üste koyunca bir insan olur? Biraz da ben vereydim. Yazık. Hepsini abimler koyabilecekler mi acaba? Ne zamana insan olur ki? Biraz daha bekleyelim ya.

Doktora gideceklerdi. Aradım. Sıradayız diyorlar. Bizimkinin hücrelerini bol koymuştuk ama. Hadi bizimki bekleyemez. Neden bekleyemesin? Bazı insanların katilleri de beklemiyor. Bir can daha gidiyor. Ama bir can geliyor? Neden ben her şeyi üstüne yüklemeye çalışıyorum? Yükleme abi işte. Bizimki bol hücreli. Siktir et. Pat telefon geliyor. Ne telefon. Kız diyor. Sanki erkek olsa üzüleceğim! Olur mu? Davul zurna var kafamda sabahtan beri oğlan bizim kız bizim çalıyor. Kız hakikaten bizim bu sefer. Annem ağlıyor. Babam? Erkek adam ağlar mı lan? Sinsi ağlar. Terlemiş gibi ağlar.

Her geçen gün bekliyorsun da, yengenin karnı büyümüyor ki abi! Büyümüyor ya? Oğlum hücresini bol vermiyor musunuz bunun siz ya? Gidecem birkaç güne! Bol verin hücreyi.

Ben neden Fransa’dayım? Ev mi buldum? Yok ya! Burada yaşıyacağım artık? Derken abimler geldi. Birer kilo tarhana ve erişteyle. E karnı büyümüş? Hücreler yaramış. Zaten öncesinde alınmış bir tulum var. Hücreler üst üste gelince dışarda giysin diye. Mikili. Ya da ne bileyim belki de Mini’li.

Ne zaman doğacak telefonları, skype’ları derken, bilet almalar tarihler, İstanbul’a geri dönmeler vesaire... Bu süre zarfında girilmiş tam olarak 14 depresyon, 98 gelecek kaygısı –ki kendisi her sabah zihinde zuhur etse de tam olarak 98 kez kaygı güttürecek kadardı-, 159 adet ‘galiba dönüyorum ben! Param bu sefer harbiden bitti’ sıkıntısı var bavulumda. Dönerken. Bir de ‘Bu kız ilerde benim amcam bir şey istedi de onu yaptı desin’ kaygısı. En büyüğü de o. Kız bi de ha! Zeynep!

Gelmeler etmeler. Amca olacağız ya. Gömlek alınır ve giyilir. Ya ben gömlek giymem ki o kadar sık? Olsun. Amcasın. Ağırlığın var. Aslında dayılar çılgın olur. O yüzden dayı olmak daha mı bi sempatik? Ulan boşver! Çocukla senin aranda her şey! Severse sever! Sevmezse de kendi bilir! Neyi sevdirecen daha? Olsun gömlek giyeyim ben yine de!

-Tokuç bebek? diye bol soru işaretli çınladı koridor, annesinin ameliyata girmesinden 40 dakika sonra. Valla biz Zeynep bekliyoruz. Kimse Tokuç bebeğin sahibi als...bi dakka! Olm lan bu bizim! ‘kızım’ deyip başına dokunuyor abim ve hemşire teyzelerinden sonra kendi gözyaşlarıyla yıkıyor kızını. Ben mi? Adrenalin! Ama öyle böyle değil! Uyuşturucu! Kafası şimdi geldi qanqa! Herkes ağlıyor!

Asansör geldi! Bu sefer büyük asansör. Büyük asansör, hastalar sedyeyle sığabilecek kadar büyük, diğeri de sıradan asansör. Büyük asansör geldi. İçinden ANA geldi. O zaten uyuşturucu müptelası gibi. Gözyaşları var ama yüzünde aşırı mutluluk. Elinden tutuyor, bu işe beraber kalkıştıkları kocası. Ağlıyor ama o da işte babasına çekmiş. Erkekler ağlar mı? Ağlar lan! Zeynep’in babasının babası da ağlıyor çünkü. Kenarda. Kızın annesi, beni hayatında sevmediği kadar sevdi. Sarılabilse sarılırdı.

Öpmeyin dediler. Hazırolda durduk. Doktoru geldi. Öptü. ‘Niye kızını öpmüyorsun?’ diye de abime kızdı. Harbiden? Öpülür müydü ki bu kız? Kıyabilir miydik öpmeye?

Yaklaşık 4-5 saat önce uykuya omzumda daldı. Hıçkırıklar içinde. Nefes alıyor. Ağlıyor. Hıçkırıyor. Ah be kızım! Neden doğdun ki şimdi durduk yere? Ben zaten dünyayı pek sevmiyorum! Sen neden geldin ki bu halinle? Şimdi senin için çok şey yapmam lazım benim! Bu dünya iyi bir yer değil be safsütüm. Amcanın başarmasını, adam olmasını istersin di mi? İşte doğdun ya! Olacak sana gerçek amca.

Babandan annenden saklamak istediğin bir şey olursa bana söyle e mi? Ben iyi sır tutarım. Kendime bile söylemem. Sahi! Gerçekten sahi misin sen? Sen doğdun ya! Başarmalıyım istediklerimi ben!

Hoş geldin kızım!

04:26 3 Mart 2014 - İstanbul


22 Haziran 2013 Cumartesi

Berberler ve Taksiciler


Birçok olay yaşadık. 1aydan kısa bir süreye yüzyıllık bir olay sığdırdık. Memlekete doğrudan demokrasi geldi. Ülkenin her yerinde bilfiil herkes söz sahibi oluyor, kendi düşüncesini dile getiriyor. Başta hikayeler anlatılsa da artık yavaş yavaş tartışmalar metodlu ve üretken olmaya başlıyor. 5 günde bunu öğrendik. Müthiş bir kazanım. Bunun yanı sıra elimizdeki bilgiyi doğru ve istediğimiz şekilde aktarmamız lazım.

Bilgi çağındayız ve bilgi artık yavaş yavaş en büyük güç haline geliyor. Dolayısıyla bilgiyi doğru kullanan, toplum genelindeki meşruiyetini artırabilir diyebiliriz. Bu bilgi iletim aracına medya dersek elimizde kuramsal olarak ikiye ayrılan fakat benim üçe ayırdığım medya var.

Birincisi geleneksel medya; tv, radyo, gazete, film vs gibi bilinen ve sermayenin hakim olduğu bir alan. Bu alanda, şu ana kadar insanların güvenini kazanan “+1, Ulusal, Halk Tv, Hayat Tv, Sözcü, Sol” gibi yayınlar. Anaakım medyada hiçbir şey verilmiyorken, olayların içinden haber verdiklerinden dolayı bu yayınlar hakkında “gerçeği gösteren medya” algısı yavaş yavaş oluşmaya başladı. Fakat onların da yanlı yayın yaptığını görmemiz çok da zor değil aslında. Dolayısıyla ibre onlardan yana döndüğünde, yani bu gibi kanallar ana akım olduklarında ve ideolojik olarak da desteklendiklerinde neler yaparlar bilemiyoruz. Bu noktadan hareketle, kabaca söylemek istediğim şey; geleneksel medyaya şu an sokaklarda olan ve toplumsallığını kazanmış olan hareketin güveni yok.

Diğeri ise yeni medya, bir başka değişle sosyal medyadır. Sosyal medya, aslında sokaktaki insanın talebini doğrudan yaşayabildiği bir yer aslında. Tüm görüşlerden insanlar olduğu gibi, küfür edeninden, troll’üne, herkesin kendi istediği gibi kendini ifade etmesine olanak sağlayan bir alan. Tabii ki bu alanın kendine özgü sermayeleri var ve oluşacaktır fakat bilgiyi doğrudan iletme ve kişinin istediği bilgiyi seçebilmesi açısından kendi kurallarıyla herkesin istediğini yapabildiği ve doğrudan bilgiyi, belgeleriyle ulaştırabildiği bir alan.

Yeni medyadaki aktiflikten dolayı da, bu hareketin bu medyayı iyi kullandığını söyleyebiliriz fakat “ ’hüloğ’ abla” ile kendi bedensel varlığını kılla özdeşleştiren ablaya ulaşabilmek için bu iki medya aracı da yeterli değil kanımca. Bu noktada benim “mahalli medya” adını verebileceğim medyanın aktif ve doğru kullanılması lazım kanısındayım. Onlar ise berberler ve taksiciler. Bir şehrin tam anlamıyla “sosyal medyası” bu iki meslek grubudur ve öyle ya da böyle haber güvenirlikleri vardır bu iki meslek grubunun. Bir mahallede herkesin gittiği tek esnaftır berber. Bakkalı da manavı da oraya gider. Taksiciler ise her ne kadar belirli bir gelir grubuna hitap ettiği düşünülse de hemen her kesimden insanla temas halindedir ve bilgi değişimini doğrudan sağlar. Dolayısıyla, bu iki meslek grubunun gücünden yararlanmak, bu hareketin meşruiyet tabanını artıracaktır.

Nasıl yapılabilir?
  • Bu insanlar zaten kendi ideolojileri doğrultusunda düşünürler. Bunu değiştirmek o kadar kolay olmayabilir fakat yapılan yardımlar bu meslek grupları aracılığıyla yapılırsa (örn: yoksul çocuklara, sokak çocuklarına yapılacak yardımların duyurulması)
  • Doğrudan duraklarla/berberlerle irtibata geçerek hatta onları da bu harekete dahil ederek yapılacak eğitimler, atölyeler, onların da aktif rol alabileceği görevler almalarını sağlayarak (örn: ücretsiz kırtasiye/kıyafet yardımlarının duraklardan ve berberlerden de yapılması)
  • Yine doğrudan (meslek odaları aracılığıyla yapılabilir), onların içine bulunduğu zorluklar, haksızlıklar (değnekçi parası, sosyal sigorta vs) ortaya çıkarılıp bunların çözümü için onlarla beraber mesai harcamak.


Daha elbette bir sürü madde çıkabilir ortaya. Fakat kabaca benim aklıma gelen üç yöntemle bu şekilde doğrudan bilgiyi iletme olanağı artabilir. İnsanları “biz iyi şeyler yapıyoruz”a ikna etmekten ziyade, yaptığımız iyi şeyleri de onları da dahil edebildiğimiz ölçüde hareketin başarısı katlanarak artacaktır.

24 Ocak 2013 Perşembe

Süslü Golgolgol

26 ekim 1996, cumartesi, Çerkezköy Güneşler Otel'de hummalı bir çalışma vardı. Ütülü krem rengi örtüler, temiz bez peçeteler restoran masalarında yerini itinayla alıyordu. Otelin aşçıları, bu günün kusursuz geçmesi için akşamdan etlerini marineye yatırmışlardı bile. O gün ailenin 8 yaşındaki en küçük çocuğu aklından hiç çıkmayacak bir akşama hazırlandığının farkında değildi. O yaşta neyin farkında olabilirse bir çocuk o kadar farkındaydı olan bitenin. Okuma yazmayı çok küçükken halletmiş olması, ilk okulda ona yapılacak pek bir şey bırakmadı. İlerleyen yıllarda tembelliğini hep bu çok erken çalışkanlığına bağlayacağından habersiz en sevdiği sarı botlarını bağlıyordu. Ayaklarının büyümüş olduğunu fark edip "bu ayakkabılar küçülmüş" dedi. Nesnelerle kurabildiği göreli ilişki en fazla bu kadardı.

Telefonu çaldı çocuğun tam 27 gün 2 ay 16 sene sonra. Abisiyle konuştuktan hemen sonra çalmıştı. Annesinin "Oğlum okulunuz yanıyor" sözüne kahkahayla cevap verdi. 
"Mezun olabilecek misiniz? Diplomalar falan" 
"Anne ne diyorsun sen ya? Yok bir şey o kadar, bilmiyorum ama bir oda yanıyordu sadece bildiğim kadar" telefonda anlatım bozukluğu yapılabilirdi çünkü konuşma dilinde virgülü noktayı ayarlayamıyor insan. Twitter, Facebook gibi alanlar üzerindeki "yanıyoruz" yazısını görünce sevgilisine "Napalım? Gidelim mi?" diye sordu e ve y harflerini atıp. Zira önemsemiyordu o sırada yanmayı.

Aslında o günü önemsiyordu çocuk. Çünkü akşam köfte yiyecekti. Bir de Abisiyle ve Babasıyla, Fenerbahçe'nin maçına gideceklerdi. Zira baba; arada bir kuzenini ve abisini alıp stada gidiyordu. Onlar gibi büyümek istiyordu ve Güneşler'de bir maç izlemek bir tür erginliğe geçir ritüelleri sayılırdı şifreli kanalların yeni çıkmaya başladığı zamanlar. Ki o zamanlarda henüz çocuk bilgisayarı görmemiş, sadece adını duymuştu. Yürüme mesafesi bir yer olmasına rağmen, o zamanlar hep yaptıkları gibi, arabaya binmişlerdi. Anne evde kalmıştı. Kendini büyümüş bir erkek gibi hissediyordu.

Yolu hızla yürüdüler. Otobüse binip de mi gitsek diye düşünürlerken yolun daha baştan kesilmiş olduğunu gördüler. Taksi mesafesiyle 5lliralık mesafeyi yürüdüler ya da 3 duraklık mesafe. Yürünmez değildi de, telefonların ardı arkası kesilmiyordu ki! Telefonlar kesildiğinde nefesi de kesilmişti. Ya da gerçekten nefesi kesildiğinden telefonların sesini umursamıyordu. Gözünün önünde gençliğinin bir kısmı çatır çatır yanıyordu çocuğun. Kendini çaresiz hissediyordu. Dumanlar; provalarını, flörtlerini, sarhoşluklarını, kopyalarını, bütünlemelerini Ortaköy tarafından Boğaz'a savuruyordu.

Maçın ilk yarısı çok sıkıntılıydı. Oğuz ve Rıdvan neden bir şey yapmıyordu? "Galatasaray Lisesini kazan, istiyorsan üniversiteyi okuma" diye bir şey duydu. "Nasıl ya? Abim gibi ders çalışmak zorunda değil miyim?" diye dönüp baktı Fen Lisesi okumuş, kredili sistem yüzünden puanları düşmesin diye düz liseye yatay geçiş yapan abisine. "Çok büyük bir camia -tam olarak ne anlama geliyordu ki bu kelime- çok büyük adam olursun oradan mezun olursan" çok büyük olmaya niyeti yoktu. Kısa yoldan daha fazla ders çalışmamanın yolunu bulmuş gibiydi İkinci yarı boyunca kendi kendini ikna etmeye çalıştı, "Fenerliyim ama büyük Fenerliler de Galatasaray Lisesinde okumuşlar aslında. Hem daha fazla ödev yapmama gerek kalmıcak, abime baksana fakat su? İstanbul'da su yok ki!"

"Kovayla taşısan gelir ya şuradan su! Sön be sön besönbesönbe" diye ağzının içinde inledi. Su yok mu hala İstanbul'da yahu? "Yaktılar be!Yanma be!Yakma be!"

"Vur be vur be vur be"lerle ayağa kalktı babası kalktı diye. "GOOOOOOOOLLLL!" diye bağırıyordu abisi, eve gittiğinde o bağrışıyla bir bardak kırdığını söyleyecekti. Uche'nin Fenerbahçe'nin 2000. golünü attığı gündü ve çocuk İstanbul'a gidecekti. Korkuyordu, su yok diye ama gidecekti. İstediğini yapabilecekti ama bir şartla: Galatasaray'a girmek!

Acaba anneannesi dua okusa söner miydi bu yangın? 2006 yılında elinden tutup kapısının önünden içeriyi gösterdiği yerden şimdi yanmasını izliyordu, "iyi oku duanı bak buraya gireceğim kadar oku" diyordu. Söneceği kadar okusa ya şimdi? "Sönbe!" neden sönmüyordu? "Su yok mu su? İtfaiye şurası, yığsalar ya buraya arabaları" neden yığmadılar?" Galatasaray'a girmişti, kaydını yaptırmıştı, provalar yapmıştı, sarhoş olmuştu, eğlenmişti, ağlamıştı, yazmıştı yazılmıştı bahçesinde, koşmuştu ama o koridorlar şimdi gözünün önünde dumanların arasında kayboluyordu. Kaç prova yapmıştı kim bilir, kaç cümle kurmuştu, kaç kez işemişti acaba oradaki tuvaletlere, kaç dakika uyumuştu orada, kaç satır okumuştu peki? "Ahbe ahbe ahbe!" Duvarlarındaki resimlerinden tavandaki kakmalarına kadar açık hava gösterisinde yanıyordu. Ağzının dibinde yüz tane kamera ve mikrofon vardı, sordular ne hissediyorsunuz diye "Uche o golü attı mı? Ben daha dün Güneşler Otel'in restoranında köfte yiyordum, ne ara geldim ki ben buraya? Ne mi hissediyorum, su yok hala İstanbul'da"

Sen oradasın ben burada! Korkma, halam bana zamanında söz vermişti, tankerle su yollarım gerekirse diye! Yapar o! Merak etme! Sen yine orada olacaksın, ayakta dimdik duracaksın eskisi gibi. Bittiği zaman işte Süslü ilk golünü atacak göz alan formasıyla. Hadi Süslü hadi Süslü hadi! Tam zamanı tam zamanı şimdi! 

25 Aralık 2012 Salı

"Cadılar"ım

"Aslan Kral yapmak istiyoruz" dedi kız. Simba'yı düşündü o an çocuk. Kırlarda babasıyla koşan genç Simba ile erginleşen Simba'yı düşündü. Küçüğü daha bi sevimliydi de ergin hali de yakışıklıydı keratanın. E ne de olsa kral çocuğuydu. Bizimkisi de işte emekli öğretmen. "Bu ay az para gönderdiler, yürüyerek dönerim" diye aklından geçiriyordu.

Havada bunalımın asılı durduğu bir yazdı. Nemin vücutta süzülmesine ter adını verdiğimiz kadar yapış yapış ve insanı bir koltuğa çivileyecek kadar ağırdı hava. Sabah kalkıp izlenen 3 bölüm Behzat Ç.nin üstüne kahvaltı etmek için yapılan menemen. Ve dahi menemenler için yumurta alırken yanında alınan 3-4 birayla başlanan öğleden sonralarıydı. Kararını vermişti aslında işte daha önceden de kararıyla yüzleşmesi biraz tatsız oldu çocuğun. Yazılmamış tezin de vermiş olduğu aşırı suçluluk duygusu, biten aylık burs ve dahi hiç olmayan para cabasıydı. Ev de değiştirmişti yazın başında. Tebdili mekanda ferahlık vardır dedi de koltuğundan kalkmadı ki bütün yaz. Sadece verdiği kararı evinde uyguluyordu. Başka işte çalışmamak. O kadar çok oturuyordu ki göz kapakları hariç her yeri uyuşuyordu. "Ben olmuşum depresyon!"

Evden sadece oyuncu seçmelerine gitmek için çıkıyordu, ki çalıştığı bir başka oyunun provaları genelde kendi evinde oluyordu. Görüşmeleri çoğul kullandığıma bakmayın, 3 reklam görüşmesi, 4 aşırı dandik çocuk oyunu görüşmesi ve iki tane de yetişkin oyunları yapan tiyatro görüşmesi. Her görüşmeye umutla çıkıyor evden, duş falan alıyor, parfümünü sıkıyor, sakallarını tarıyor (sakalları o kadar uzundu ki saçlarından önce taranması gerekiyordu) yola koyuluyordu. Ama daha kapıya gelmeden saçma bir umutsuzluk kaplıyor, çıkarken de "artık ben hayatımı buraya adayacağım" dediği alana gittikçe soğuk bakıyordu. 

Hele ki çocuk oyunu mu? Girilen görüşmelerde insanların tiksindirici tüccar bakışları, tavırları falan. Tiiyyy. Tiksinmişti. Daha da gitmem bir çocuk oyunu olursa diye. 1-2 önceki hafta grubun yetişkin oyunu için yapılan bir başka seçmesine daha gitmişti. Olumlu sonuç çıkmamıştı oradan da. Oradaki insanları falan bir sempatik bulduğundan bir de çocuk oyununa başvurmuştu ama kabul alsa gitmeyecekti.

Ankara'nın sokaklarını karış karış ezberlediği bir yazdı. Birayla rakı içtiği, iyiden iyiye ağzının Behzat olduğu bir zamanda telefon çaldı. Gel dedi görüşmeye. İşim yok, bari gideyim diye düşündü. Sonuçta seçmeye girdi ve beğenildi. Bu da iyi bir şey. En azından. Yürüyerek geldi görüşmeye. Tam zamanında. Masayı buldu oturdu. 

"Charlie'nin çikolata fabrikası'nın yazarı" diye kelimeler döküldü masanın üzerine ağzından kızın. Bildiği tek referans oydu çocuk edebiyatına karşı. "Ulan insanlar ne güzel şeyler okuyor, bana bak çocukken okuduğum en iyi eser Ömer Seyfettin'in Kaşağı'sı. Kültüre bak be." diye içinden geçirdi. Zaten dışından geçirse muhtemelen bir Behzat çıkardı "ne anlatıyon la" sen diye. "Biz" dedi gözlüklü çocuk "senin yaptığın şeyi sevdik" İnansın mı bilemedi. 3 dakika kalmıştı hepi topu. Nesini sevmişlerdi anlayamadı. 

"Çocukları ciddiye almak istiyoruz. Bizimle bu işe var mısın?" oha lan. İş teklifi almıştı az evvel bayağı bayağı. Para kazancak gibiydi neredeyse. Aslan Kral'ı sahi 2 sene evvel izlemişti. Koskoca haliyle ağlamaklı olmuştu. "Aslan Kral yapmak istiyoruz" dedi kız tam bu sırada. Fark etmeden yüzü güldü çocuğun. Evet dedi. Kanı kaynadı. "iyi olacak gibi" derken metin yollandı internetten. Kendi rolünü çok sevdi ve okuma provasına memlekete söz verdiği halde gitme işini iptal ederek gitti. Sakal tıraşı olmuştu.

İlk provasında çok eğlendi derken gerisi geldi. Teker teker insanları tanımaya başladı vesaire derken birden oyun için kaygılanır ve heyecanlanır olmuştu. Bunu hiç tahmin etmiyordu çocuk. İnsanlarla gülmeye etmeye başladı derken CADILAR'ı kendi yerini iyiden iyiye açmıştı. Gündüz, gece, öğlen, akşam, sahne, okul, mail, mesaj derken "Ben olmuşum Cadılar!"

Seyirci karşısına çıktığında kendi sahneleri 1 saniyede falan bitmişti onun için. Tek hatırladığı sevgilisinin ve yakın arkadaşlarının gülmesi. Bir de bir çocuğun kendisiyle iyice çocuklaşması. Derken bitti. Çok güzel hissediyordu. Cildinde hissetti o güzelliği. "Aslan gibiyim be" diye geçirdi içinden. "Simba'nın ergenliği gibi, maşallah" diye iç geçirdi sevgilisi kulise geldiğinde. Sarıldılar. Beğenilmek herkese yarar. Tüm rol arkadaşlarına teker teker sarıldı çocuk. Sonrası iyilik güzellik. "İyi ki burdayım be, iyi ki CADILAR var. İyi ki sen de varsın Ömer Seyfettin!"

12 Aralık 2012 Çarşamba

in a sec.


+Merhaba
-..
+Merhaba
-..
+Merhaba. Korkmanıza gerek yok. Sadece
-Ne
+Yok, sadece ben
-Evet
+Bu konularda ben acemiyim de.
-Konu neydi
+İşte ben de siz bir yerden başlarsınız da bir şekilde ilerleriz diye düşünmüştüm
-Nereye
+Ben… özür dilerim. Gerçekten.
-Yok yok, boşuna dilemeyin. Ben merak ettiğimden soruyorum, nereye ilerleyeceğiz ki?
+Yani ben sohbet ilerlesin diye demiştim.
-Hah işte sohbet nereye ilerleyecek?
+Ya hani öyle derler ya, giriş gelişme sonuç şeklinde olmasa da hani böyle etkileşimsel bir şekilde ilerler ya hani sohbet.
-Sen az evvel etkileşimsel mi dedin?
+Evet?
-Hayatında kaç kez etkileşimsel kelimesini bir cümle içinde kullandın peki? Yoksa burada beni etkilemeye mi çalışıyorsun?
+Yani, gerçekten, bakın, ben bu kadar rahatsız olacağınızı bilseydim…
-Evet?
+Yani, burada tek başımızayız. Ne yapmamı önerirdiniz? Yani siz buradasınız ve bir şekilde iletişime geçmem gerekiyordu.
-Gerçekten buna ihtiyaç duyuyor muydun?
+Bakın! Hiç yaşanmamış gibi devam edelim mi hayatlarımıza? Burada sinek dahi uçmuyorken, sadece siz ve ben varken, bir insanla konuşmak yerine burada, ne bileyim, ağaçla falan konuşurum.
-İlla bir insanla konuşmak zorunda mısınız?
+Ben bir tek insanların lisanını biliyorum.
-Hepsinin?
+Hayır tabii ki. İnsanlar gibi konuşan, yani konuşmak sadece insanlar için. Demek istediğim, siz insansınız ve en azından aynı türdeniz. Nasıl köpekler falan birbirleriyle farklı şekilde anlaşıyorlar, biz de bir yolunu buluruz buradan çıkmanın diye. Belki fikir yürütürüz diye bir şekilde. Ne bileyim. Neden sorduğumun bir önemi bile yok artık çünkü o kadar pişman ettiniz ki beni.
-Özür dilerim.
+Nasıl?
-Söyleyerek.
+Yok yok. Yani şaşırdım. Sizden beklemediğim bir hareketti. Demek ki göründüğünüz kadar soğuk değilmişsiniz.
-Hiçbirimiz öyle değiliz ki.
+Hiçbirimiz?
-Sen ve ben.
+Nasıl?
-Farkında değil misin?
+Neyin?
-Az evel ne demiştin?
+Ne zaman?
-Neden her soruya soruyla karşılık veriyorsun? Burada bir sinek bile uçmuyorken demedin mi? Dedin.
+Evet?
-Hah işte. Sinekler neden bu kadar umrunda?
+Yok yani, umrumda olduğundan değil. Ortada göremeyince.
-Yoklar.
+Nasıl, hiçbiri mi?
-Hiç kimse göründüğü gibi değildir demedik mi?
+Konu karmaşıklaşıyor ve ben hiçbir şey anlamıyorum.
-Her şeyi anlamaya neden zorluyorsun ki kendini?
+Bakın, etrafımız karanlık. Bir bakıyorum ve sizi görüyorum. İnsan olduğunuzdan dolayı sizinle iletişime geçmek istiyorum ve merhaba diyorum. Sonra bana garip garip sorular soruyorsunuz ve konuyu alakasız yerlere alakasız şekillerde getiriyorsunuz. Rica ediyorum, ya susun artık ya da mantıklı konuşun.
-Peki. Üç iki daha beş eder.
+Efendim?
-Mantıklı cümle kur demedin mi? Böyle bir önerme yapıyorum işte. Mantık dahilinde. İspatla!
+Sizinle uğraşamayacağım!!
-Neyle uğraşırdın peki!
+Buradan çıkmak istiyorum ben!
-Olmaz süren dolmadı!
+Ne süresi?
-Var bir süre. Sen orasını karıştırma!
+Bir dakika!
-Ya da bir saniye!
+Hayır ben durun manasında demiştim!
-Duramayız, artık çok geç!
+Ne geç?
-Her şey,hepimiz. Hepimiz göründüğümüz gibi miyiz? Herkes için çok geç.
+Noluyor?
-Ne demek noluyor?
+Bu ses ne?
-Bitti!